Saçmalama Tabii Ki Doymadın
Basit görünen, bin bilinmeyenli bir denklem; ”Aç olan canlı, yer.”
Merhaba!
Size biraz, anneliğin meslek hastalığı olan yedirme bozukluğundan bahsetmek isterim.
Yanlış okumadınız, yeme bozukluğu değil; yedirme bozukluğu.
Bebeğin ek gıdaya başlamasıyla start alan bu durum, ergenliğe yaklaşan genç, ”ya bi git artık bea” diyene kadar devam ediyor tahminimce. O noktada bize yine esmer günler düşüyor.
***
Ek gıdaya geçiş hassas bir konu, yani evet ister istemez titizleniyor insan. Suyu bile 75 dakika kaynatıp öyle içiresin geliyorken, diğer besin maddelerini akıl almaz aşamalardan geçirebiliyorsun tabii olarak.
Çünkü analığın kök hücresi endişedir.
Çünkü analık, kendi içinde 750 bin kola ayrılabilen bir canlı formudur.
Ben bu çerçevede, yalnızca 3 türü ele alacağım.
-Emziren Anne-
Bebek hem anne sütü, hem ek gıdayla beslendiği dönemde, emziren annelerden en sık duyduğum şey, bebeğin iştahsız oluşu hep. Hatta bu durum anneyi, bebeği sütten kesme düşüncesine bile itebiliyor.
Çünkü bu durumda emziren anamızın bedenine ”HİÇBİR ŞEY YEMİYOR” virüsü hızla yayılmaya başlamış oluyor.
Evet, anne sütü alan bebek gerçekten pek bir şey yemiyor. Yemiyor ama bir sor, neden yemiyor?
Annenin sıcacık koynuna yatıp gözlerinin içine bakarak beslenmek varken, kim ne yapsın keçi peynirini Allah aşkına?!
Sizinki de laf yani.
-Emzirmeyen Anne-
Bebek tüm çabaya rağmen emmiyorsa, annenin kalbi daha kaygan bir zemine dönüşüyor. Bu, anneliğin istemsiz yangınlarına dahil ve çokça anlaşılabilir bir durum.
O noktada virüs kalbe, yara olarak yayılmış oluyor tahminimce.
Bu anne de, durumun tabiatı gereği, ”zaten emmedi, bari şunu da yesin bunu da yesin” diyebiliyor.
-Doyurmaya Doymayan Anne-
Bazı durumlarda çocuk gerçekten güzel yese de, bu kez anne doyuma ulaşmıyor. İnsan midesinin bir kara delik olduğunu düşünen bu türün kökeni muhtemelen,
”Can boğazdan gelir, Yiyenden zarar gelmez, Yemek buldun ye dayak buldun kaç” atasözlerini dilimize kazandıran soya dayanıyor.
***
Geçerliliği kişiye göre değişebilen buna benzer muhtelif gerekçelerden ötürü, anne kişisi bir süre sonra yemediğini, hatta aç olduğu halde yemediğini düşündüğü bebesini kendisi besliyor.
Ve çocuklar buna genelde direniyor.
Bu durum da, herkesin en az bir kere karşı karşıya kaldığı kaçınılmaz tabloyu doğuruyor;
Zorla yedirmek.
Çünkü fizik kuralları gereği bir başkasının midesini hissedemediğimiz için ve çocuktan beklenti genelde kapasitesinin üstünde olduğu için, çareyi bunda buluyor anne kişisi. “Sen daha iyilerine lâyıksın” felsefesini benimsemenin, bu ilişkide iki taraf için de en iyisini olduğuna hükmediyor.
”Elleriyle beslemek” kulağa çok romantik geliyor aslında. Hatta şu an herhangi birini ellerinizle besleyesiniz falan geldi. Ay benim gelmedi valla. Çünkü onu bir de, üç lokmayı çocuğun midesine göndermek için saatlerce çabalayan analara sormak lazım.
(Dilberay mode on)
Hayat denen bu zorlu yolda, gereğinden fazla çabalamanın insanı yıpratmaktan başka bir işe yaramadığını öğrenmiştim.
(Dilberay mode off)
Ve zorla yedirme sürecinde son perdeye geliyoruz.
Kusmalar.
Anneye cinnet yaşatacak nitelikte bir eylem olan ”kusma” hadisesi aslında,
İlk aşamada konuşma, jest, mimik veya ağlama gibi iletişim yollarıyla sonuca varamayan çocuğun, bedeninin ortaya koyduğu otomatik bir “isyan” sistemi.
Yani çocuk kusmuyor, bedeni kusuyor.
İlerleyen dönemde ise çocuk, bir yıldırma politikası olarak kusma taktiğini benimseyebiliyor.
Çocuk üzüldükçe kusuyor, o kustukça anne üzülüyor.
En aşşırı üzüldüğüm şeylerden biridir; kusacak kadar çok yedirilmek ve saatlerce uğraştığın şeyin bir saniyede hiçe dönüşmesi. Bunu ben de yaptım ve kendimi YETMİŞ BEŞ MİLYONUN (bu kısmı söylerken ayağa kalkıp bağırdım) önünde kınıyorum.
***
Canım Doğan Cüceloğlu şöyle bir şey anlatmıştı bu konuyla ilgili:
” 7 yaşındayım, annem tabağıma köfte koydu, yedim ve doydum. Yaradan bana, ben seni doyduğunu anlayacak şekilde yarattım diyor. Annem, hayır doymadın, 4 köfteyle doyulmaz diyor.
Hay Allah, ben nasıl bir insanım ki, doyduğumu bile anlayamıyorum.”
Biraz durayım, bundan daha güzel anlatılamazdı. Sindirmek gerek.
***
***
Gelelim benim edinimlerime (OOO EDİNİM DEDİİİ)
Birincisi,
Zorla yedirme durumuna direniş sürecinde -ki bu uzun yıllara yayılan bir süreç de olabilir- anne de çocuk da çok yıpranıyor.
İkincisi,
Zorla yedirmeye direniş son bulduysa, başka bir deyişle çocuk pes ettiyse, çocukta açlık tokluk kontrolü annenin elinde olduğu için, tabii olarak gelişmiyor. İlerleyen dönemde de ne acıktığını biliyor, ne doyduğunu. Bu durum çocukta, normalin üzerinde aç durma veya normalin üzerinde yeme gibi durumlara yol açabiliyor.
Buyrun, nur topu gibi bir yeme bozukluğunuz oldu. Ay ağlıycam.
***
Anlıyorum ki, Allah’ın kusursuz yarattığı; fakat fazla zorlamayla bozulan bir sistem bu.
Anne olarak bazen çocukların normalini zorluyoruz, şahsım adına itiraf ediyorum.
Ama gönül her zaman ferman dinlemiyor ki, biliyorum, yaşıyorum. Kınamadım, kınamıyorum.
Fakat duygusal açlık denen gerçeği de inkar etmek istemiyorum. Bazen kendimize yaptığımız gibi, (ben asla yapmam çünkü çok 36 beden bir kişiyim) çocuğa da birtakım manevi sebeplerden dolayı mı yediriyoruz acaba?
Yani her anne bir konuda kendini eksik hissediyor ya, acaba bu bir örtü mü oluyor diye düşünmeden edemiyorum.
Gerçi bizim millet olarak açlık durumuna yaklaşımımız bir acayip zaten.
Bunlar işte hep kodlama.
Yine de durup bir düşünmek gerek.
Çabuk herkes düşünsün.
Sevgiler,
Ceylan.
Yorumlar
Yorum Gönder