Ne Varsa Eskilerde Mi
Eski zamanlarda,
Yani beynimizin içinde henüz yedi yüz elli milyon tane şey yokken,
Haliyle kalbimiz daha sakinken yani çocukken.
Dünyanın aslını görmek gibi bir beceri kazanmadan önceki o hayatı sanki bir başkası yaşamış gibi uzak hissettiğim bir zamandan, geriye dönüp bakıyorum. Her şey, hatta içime dolan oksijen bile başkaymış gibi.
Öyle olmasa da öyleymiş gibi.
Gün geldi ve o anlara tanıklık eden her şeye ilgi ve sempati duyduğumu fark ettim. Bu, her şeyin çok eskide kaldığı anlamına geliyor. Geçmişte kalan, her geçen gün daha masalsı bir güzelliğe bürünüyor.
Bunu herkes bilir.
Yetmişler, seksenler, doksanlar kelimeleri girdi lügata zamanla. Her birine ait objeler, sesler ve kokular, ortak hafızalara yüklendi.
***
Ben eski zamanları unutmaktan çok korkarım.
Belki bu yüzden, son yıllarda eski şeyler toplamaya başladım. Annemden, teyzemden, eskicilerden, oradan buradan…
Ruhunu tanıdığım her eşyayı seviyorum. Eski bir arkadaşmış gibi, gördüğümde eve getirmek istiyorum.
Şu sehpa mesela, benim tüm çocukluğum demek.
Annem, henüz annem olduğunu bilmediğim dönemlerde bu sehpanın üzerine çıkar, teyzem de onu sürermiş evin içinde. Dedem ikisine de kızarmış.

Daha sonra televizyon sehpası olarak kullanmak istedikleri için, tekerlerini çıkarmışlar. Annem de bu vesileyle biraz büyümüş.
Bir defasında bu sehpanın üzerindeki dev televizyon benim üzerime düşmüştü. Babam gelip kurtarana kadar ölüyorum sanmıştım. O günü çok net hatırlıyorum.
Bakkaldan aldığımız açık gofreti çaya batırarak Ruhsar izlediğimiz kaç cumartesi akşamıydı, sayamadım. Annem, babam, kardeşim ve ben. Asırlar geçmiş gibi eskide kalan zamanlar.
Sonraları annemler yeni bir televizyon sehpası aldı. Bu sehpa da teyzemlere gitti.
Nihayetinde o da yeni bir dolap yaptırınca, sehpa boşa çıktı.
Ve bilin bakalım kim kapıp getirdi? Kim yazılarını artık burada yazıyor? Kim artık üzerindeki şeyin altında kalmaktan korkmuyor?
Delirmeyin tabii ki Ceylan ablanız.
Sanki böyle eski zamandaymış gibi; ama tam da öyle değil gibi.
Nasıl seviyorum.
***
Hemen her evde olan şu eski işleme tabloları annemler yapmış bekarken. Birini annem, diğerini teyzem sanırım. Dünyadaki her şeyin çok daha kıymetli olduğu günlerde, Kuyubaşı’ ndaki evimizin salon duvarında asılıydı bu tablolar.

Yıllar sonra, balkonların artık camla kapatıldığı döneme denk gelen bir gün, annem bu ikisini balkon duvarına astı. Yani bence eskisi kadar değer vermiyor ve fakat atmaya da kıyamıyordu. Ayıpmış gibi yani.
Getirip salona astım.
Bu tabloların salonda asılı olduğu o zamanlarda, çevremdeki herkes daha mutlu gülümsüyordu. Annem işe gitmiyor ve müzik dinleyerek temizlik yapıyordu. Bazen tütsü yakıyordu. Genelde Bellissima parfüm kullanıyordu ve kek kabartmak gibi güzel çabaları vardı.
Her şey başkaydı.
Uyurken dinlenebildiğim yegane zamanlardı.
***
Bu minik kovalar, kardeşimle oyuncak yaptığımız aksesuarlardan.

Annem tablolara beslediği duygunun aynısıyla, çekmecede bekletiyordu yıllardır.
Getirip salona koydum.
Kardeşimin araba kredisi ödemekten bihaber olduğu dönemlerde bunlarla oynuyorduk. Annemin o dönem sürekli kısır yaptığını, babamın iş yerinde bana bir boyama kitabı fotokopi ettiğini, halamın Almanya’ dan keçeli kalemler getirdiğini, teyzemlerin arka bahçedeki ayva ve dut ağaçlarını çok net hatırlıyorum.
Her şey başkaydı.
Yeni demlenmiş çay kokusuyla uyandığım yegane zamanlardı.
***
Bu emaye kova, çok eskilerden. Annemin çeyizi galiba hatta.

Düğün veya bayram gibi geniş ailenin toplandığı özel günlerde, annem bunun içinde ayran yapardı. Ekşi, tuzsuz ve köpüklü bir ayran. Dünyamızın en harika ayranı olduğunu 20 sene sonra anladığım bir ayran.
Sonraları kışın portakal koydu kovaya annem. Bir insanın portakal gibi bir şeyi neden bu kadar çok sevdiğini anlamadığım bir yaştaydım. Hala da, portakal sanki büyüdükçe sevilen bir şeymiş gibi hissederim.
Annem ara ara babasının portakal bahçelerinden bahsederdi. Ben okuldan gelince ödev yapardım.
Pazar akşamları eve hamur işi kokusunun yayıldığı o günlerden çok sonra, banyosunda duş kabini olan bir eve taşındık. Kovanın yeni göreviyse, kömürlükteki kavanozları bir disiplin içinde tutmak oldu.
Ve tam on sene de orada öylece durdu.
Az zaman önce geçmişte böyle bir kovamız olduğunu hatırlayıp bize getirdim.
Sanki böyle eski evimizdeymiş gibi; ama tam da öyle değil gibi.
Nasıl seviyorum.
***
Bu ha-ri-ka halıyı 3 sene önce bir eskici dükkanının arka odasında, küflenmiş bir sandığın altında gördüğümde, gözlerim yuvalarından kalp şeklinde fırlamıştı.
Aldım, yıkattım ve uzun bir süre salonumda kullandım.
Şimdilerde kıyamıyorum ama. Zaten harikulade(!) lake masam da halıyı resmen kusuyor. Ruhları birbirini reddediyormuş gibi sanki.
Ki, evet, öyle.
Ruhlar birbirini reddediyor.

Bu halıların salonda serili olduğu dönemler, bayram öncesi tatil planı yapmak yerine baklava, yayla çorbası ve yaprak sarma yapılırdı. Benim annem, her yerde aynısı var diye hiçbirini yapmazdı; ama Emine yengelerde çok çok yerdik.
Bayramda bin tane eve giderdik. Midemiz muhtelif zararlı gıdalarla doluyken, gün sonunda oralarda buralarda sızıp kalırdık.
***
Kardeşimin bebeklik battaniyesi de bende.

Annemin kına tabağı da…

Bu durum giderek bir koleksiyon havasına büründü sanki.
***
İçinde bulunduğum zamanda, bana ait olan dünyada benden başka iki farklı hayat daha birikiyor. İki farklı insanın ana yurdu olmak gibi bir vasfım var. Oraları güzelleştirmek gibi bir çabam var.
Elimde gerçek bir şeyler kalsın istiyorum.
Kendimize ait, sıradan, tatlı, naif rutinlerimiz olsun istiyorum.
Her sabah huzur veren bir şeyler dinleyerek yumurta çırpmak gibi.
Cuma günleri kek yapmak gibi.
Pazar sabahları gazete ve taze çiçekler satın almak gibi.
Pazar akşamları banyodan çıkarıp havluya sardığım çocuklarımın tırnaklarını kesmek gibi rutinler.
Ruhumun bilindik telaşlarda bulduğu o huzuru, kalbimde duymak istiyorum.
Haşlanmış sıcak bir yumurtayı bir yandan üfleyip bir yandan soymak, soğanları pembeleşinceye kadar kavurmak, çocukların banyo suyuyla balkon yıkamak ve yumuşatıcı koklamak gibi dünyevi duygulara doymak istiyorum.
İnsan olmanın en yalın özetini çıkarayım, ısrarla parlayan bir zamanın içinde sönük kalayım istiyorum.
Kendi ışığını, sadece kendi olduğu için sahip olduğu ışığını kaybetmeyen çocuklar yetiştirmek istiyorum. Hiç kızmayayım, sesim hiç yükselmesin, ömür boyu tatlı tonton bir ruhla yaşayayım istiyorum.
Gelgelelim, dünya beni ısrarla dev bir hortumun içine çekmeye çalışıyor. Bir bakıyorum, yetişmesi gereken işler paçalarımdan akıyor. Bir bakıyorum, her şeye kızıyorum. Sesimden camlar titriyor.
Bir demet çiçek alıp vazoya koyuyorum.
Güzel şeyler dinleyerek kek çırpıyorum.
Durup kendime bakıyorum.
Yerlerde oyuncaklar, masanın üzerinde keçeli kalemler, mutfakta bulaşık, makinede çamaşır.
Ve bir kahve yapıyorum. Geçip giden hayatın neresinde olduğumu idrak edebileceğim sessiz bir gecede içiyorum.
Bazen yükseliyor, bazen duruluyorum.
Yaşıyorum.
En güzel, bazen en zor…
Çok seviyorum.
***
Yorumlar
Yorum Gönder