Kıskanıyorum Öyleyse Varım

 Eki 15, 2016Anne-Çocuk

‘Aralarında çok yaş farkı var, senin oğlan büyümüş, kardeşini kıskanmaz bile, senin işin kolay…” 

Bu cümleleri, çocuklarının yaş farkı benimkilerden az olan annelerden sekiz yüz elli kere falan duydum.

Ve hiç hoşlanmadım.

Ben, yaş farkı az olan iki çocuklu annelerin kendi payına düşen zorluklarını aslında anlıyorum. Yani veya anlamak için çaba gösteriyorum. Verdikleri emeği, akıttıkları teri ve göz yaşını görüyorum. Ama onlar beni görmüyor. Beni beni… Bihtesdsjk. Hayır tabii ki demeyeceğim öyle şeyler.

***

Benim çocuklarımın arasında 6 yaş var. Muhakkak ki aralarında 2 yaş fark ve 6 yaş fark olan çocuklara bakmak, birbirinden farklı şeyler. İkisinin de farklı zorlukları ve fakat ortak yönleri de var.

Değişmez kural olan kıskançlık gibi mesela. Bunu artık kabul edelim mi ey halkım?

***

Bizdeki durumlardan biraz bahsedeyim.

Yiğit, yaradılışı gereği merhametli bir kişi. Duyguda özgür, hatta sınırları acayip zorlar bile. Fakat davranışta, kalbinden kaynaklı bir iç disipline sahip çoğu zaman. Allah onu böyle yaratmış, sonra ne olur bilmiyorum.

Dolayısıyla kardeşine vurma girişiminde bulunmadı hiç. Evet yaşı büyük; ama küçük olsaydı da vurabileceğini sanmıyorum. Ya da neyse ya, dur çocuğuma kefil olmayayım şimdi, rezil olacağım.

Gelgelelim kardeş kıskançlığı saldırı şeklinde dışa vurulmayınca pek ciddiye alınmıyor. Tamam, ben ciddiye alınsın demiyorum; ama en azından reddedilmesin. Çünkü ben kendi çocuğumu biliyorum. Ruhu olan her canlı gibi, her çocuk gibi o da kardeşini kıskandı. Üstelik beni ayrı, babasını ayrı, dedesini ayrı kıskandı. Hem de aşşırı kıskandı.

Şöyle anlatayım mesela:

Deniz’le hastaneden çıktığımız gün, annem hasta olduğu için kendi evine, Ali de yoğun olduğu için işe gitti. Daha ilk günden yalnızdık. Dikkatimizi verebileceğimiz birbirimizden başka bir şey yoktu yani. Gerçi olsa bile Yiğit’in odak noktası değişmeyecekti.

Henüz ilk bir saatin içinde, kalbinde tabii bir fırtına koptuğu her halinden belli olan oğlum, ben Deniz’i emzirirken sebepsiz yere,

“Artık bana iyi davranmıyorsun.”

deyiverdi.

O esnada minik tatlı çenesi titriyordu.

Bakakaldım.

Sonra ağlamaya başladı; ama nasıl bir ağlama. Hani ağlarken bazen böyle perişan oluruz ya, hiç sesimiz çıkmaz ama gözyaşlarımız sular seller gibi boşalır. Annemiz bizi öyle görse tüm kemikleri oracıkta ufalanır hani. İşte öyle bir ağlama. Nefesimi kesen bir tablo.

Ay yine gözümün önüne geldi durun bi saniye.

***

Senin o çeneni yerim çocuk! Sana artık iyi davranmıyor muyum?! Ay bismillah yavrum, bu tespit için biraz erken değil mi?

Ağzından çıkan cümledeki mantık hatasının kendisi de farkındaydı; ama sadece herhangi bir şey söyleyip ağlayarak rahatlamaya çalışıyordu, onu anlıyorum.

Ve “Ha..hayır.” demekten başka bir şey diyemeden ben de ağlamaya başladım.

Ve bu ağlama 3 gün×24 saat kesintisiz sürdü.

Anneliğin eşsiz güçlü ruhu. Nasip.

***

Bu 3 günü takip eden iki ay boyunca, bazen kendi doğurduğum çocuğu tanıyamadım.

Yiğit’ ten bahsediyorum, evet.

Daha önce aşina olmadığımız bazı hareketlerle dikkatleri üzerine toplamak istedi çoğu kez.

Çünkü çocuğum akıllı biri. Ortamda tüm dikkatleri üzerine çeken öyle bir şey var ki, başka biri ancak bir kutu pudrayı balkona boca ederek ambiyansı bozabilir. Cidden süper fikir.

***

Bir defasında da misafirlerin yanında bana TÜKÜRDÜ mesela. Benim küçük tatlı bebeğim, gözümün içine baka baka, bana tükürdü. Benim bebeğim. Bana. Tükü…

Birkaç saniye dondum kaldım yine.

Teyzem beni gözleriyle sakinleştirmeye çalıştı. Sakin kalmak teoride mümkünmüş gibi görünse de, pratikte yüzünüze tüküren birini ani bir refleksle tokatlamak istiyorsunuz. (Oooo tokatlamak dediii, çocuğuna şiddet uygulayan pislik bir kişi görüyorum.)

Yumruklarımı sıktım ve neyse ki bu krizi hiçbir şey demeden atlattık.

O akşam onu yatırırken, ”Bana tükürmene hepimiz çok şaşırdık. Hatta dayın bakakaldı fark ettiysen.” dedim.

Ay yerlerin dibine girdi çocuğum. Nasıl pişman oldu. Orada onu savura savura dövsem bu kadar etki etmezdi yani.

O gün yanlışlıkla, kişiyi vicdanının sesiyle baş başa bırakmak gibi harika bir metot bulmuştum. Ve ilerleyen zamanlarda çokça kullanacaktım.

***

Üç gün, beş gün, bir ay, üç ay derken, aralarında sevgi bağı oluşmaya başladıkça zamanla normal seyrini buldu kıskanma hali. Fakat bu süreç elbette ki kolay geçmedi.

Hülasa, benim çocuğum da kardeşini kıskandı. Ve çok şükür ki kıskandı! Çünkü kıskanmak, kalbin yaşıyor olmasına işarettir. Sağlıklı boyutta olanı, insan olmanın en tabii mayasıdır. Öte yandan, başkaları tarafından engellenemez bir şeydir. Hatta engellenmeye çalıştıkça büyüyen de bir şeydir aynı zamanda.

***

Bu konuda takındığım en iyi tavır, görmezden gelip hiçbir şey yok gibi davranmak oldu. Tavrımın doğal olmasına özen gösterdim. Oyuncuktan doğal yani. Aslında hepsi ince hesap yapılmış şeyler nihohahah.

Yani mesela;

* Yeni bir bebek var diye Yiğit’i geri plana atmadım; ama ön plana da çıkarmadım.

* Kardeşini kucağına almasına engel olmadım; ama ona zarar verecek bir şey yaptıysa da uyardım.

*  ”Kardeş” ve ”abi” kelimelerini ASLA kullanmadım. Kalbini duymasına olanak sağlayacak kadar sessiz kaldım ve rolü almayı kendi inisiyatifine bıraktım.

* Deniz’ den bebek diye bahsetmedim. Herhangi birinden bahsederken adını kullandığımız için, Deniz’den bahsederken de Deniz dedim.

* Son olarak, kıskandığını bildiğimi asla sezdirmedim.

Ama yine de birileri odaya girdi diye birileri küsüp dışarı çıktı.

20151114_095419-1-min

Bazen gözler kalbin aynası oldu.

PhotoGrid_1439587502181-min

Ama sonu hep tatlıya bağlandı.

PhotoGrid_1448272563674-min

Okurken zor ve karışık gibi görünüyor. Yazarken bana da öyle geldi. Ama yaşarken öyle değil. Yaşarken genelde çok komikler. Kavgaları bile komik. Yiğit’ten sonra ”Bir daha asla çocuk doğurmam.” dediğim zamanlara şaşıyorum.

İnsan iyi ki değişebiliyor.

İyi ki!

İyi ki!

Sevgiler.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Bir Topladım Sıfır Etti

Bir Nevi Big Bang

Ok.