Kınadığını Yapmadan Ölmeyen Annenin Dramı
UYARI: Bu yazı, bir takım hayat dersleri ve bazı kıssadan hisseler içerir. Ama tabii ki bir Stv dizisi olamaz.
Dünyamızın en keyifli alışverişi -bilhassa gebelik döneminde yapılan- bebek alışverişidir bir anne için. Şaka olacak kadar minik giysiler, şapkalar, eldivenler aşırı derecede sevimlidir çünkü.
Bir eldiven en fazla ne kadar sevimli olabilirse, o kadar sevimlidir çünkü.
***
Gelgelelim, milenyumluklardan milenyumluk beğendiğimiz şu devirde, heyecana kapılıp her bulduğunu almak suretiyle olayı biraz abartıyor zamane anneleri. Adeta çıldırıyor bile diyebilirim. (Hayır, 85 yaşında değilim)
Bebek doğmadan önce 35 paket bez alan var. Ki o bezlerin çoğu, bebek hızla büyüdüğü için öylece kalakalıyor. Çok özür dileyerek kardeşim dağa mı çıkacaksın? Kendini 17 yıl eve mi kapatacaksın? Lazım oldukça yine gidip alınmıyor mu bu şeyler?
Giysilerden bahsetmiyorum bile. Bebeğe gelen hediyeleri de hesaba katarsak, giydirmek şöyle dursun, yarısının etiketi bile sökülmüyor.
Sonra işte bin çeşit biberonlar, biberon sterilize bilmemneyleri, türlü türlü kaşıklar, emzikler, mama kapları, bir sürü bir sürü zıttırı vıttırı makineler. Doğmamış bebeğe don biçmekler halt etmiş yani, yoğurt mayalama makinesi bile alınıyor daha gebeyken.
”Çünkü mesela babaannelerimiz falan hep makinelerde mayalamış yoğurdu. Ne bileyim cam kavanoz falan yokmuş da, yüz küsur lira verip mama kapları almışlar. Aman bu kızlar da iyice şımardı ya. Ben biberonları sirkeli suda kaynatıyorum, gayet de harika oluyor, nedir yani? O koca makineyi nereye koyayım, kalabalık sevmiyorum ben, hem ne gerek var” adlı bir insan olmuşumdur genelde.
Yine böyle bir gün… Yani dün, ben yerküreye iki yüz yaşında bir insan ruhuyla bakarken başıma birtakım olaylar geldi.
Annemi bir punduna getirip çocukların ikisini de ona, kendimiyse en yakın avm’ye bıraktım. Çünkü bırakmasam ağlayacaktım.
Bebek mağazasının o enfes kokusunu içime çekerek, ilk kez sakince gezinmeye koyuldum. Herhangi bir sebeple algım değişmiş olacak ki, reyonların ortasında kendimi aptal gibi hissederek öylece durdum bir süre.
Ve etrafa, öncekilerden farklı bir gözle baktım.
Allah’ım neler var bu dünyada böyle? Bunlar ne zaman icat edilmiş? Len ben daha yeni bebek doğurmadım mı?
Uzaydan mı geldim hayırdır, köyde mi yaşıyorum, ya da ne bileyim mağarada mı yaşıyorum? Gezmekse gezmek, her fırsatta kocamla ortamlara uçarım. Paraysa para, uuu hem de ne para. Beğendiğim her şeyi bir saniyede satın alırım.
Peki ben kendimi bunlardan neden mahrum etmişim? Ya da mahrum etmek değil de, neden bir kez inceleme gereği duymamışım? Ay acaba ezik falan mıyım ki?
Eğer öyleyse çok kırılırım.
***
Reyonu büyük bir dikkatle incelemeye koyuldum. Bazılarını hâlâ son derece gereksiz görsem de, bazılarına hayret ve hayranlıkla baktım.
Biberon ısıtıcı diye bir şey çıkmış mesela. Benim dışımda herkes biliyordur; ama işte şöyle bir şey.

Çıkmış derken, belki on sene önce falan çıkmıştır; ama benim dikkatimi henüz çekti. Ay Allah’ ım o ne harika bir icat. Minicik bir şey, neredeyse bir kavanoz kadar. Hiç kalabalık etmez, her yere kolaylıkla sığabilir. Tam benlik yani.
Cezvede süt ısıtma derdi yok, cezve yıkama derdi yok, çok mu ısındı az mı ısındı derdi yok. Biberonu koyuyorsun makinenin içine, fiyuu istediğin ısıya getiriveriyor sütü, mamayı. Piremseslere layık bir konfor.
Fiyatı da çok uygun. Bayıldım yani. Çünkü uygun, ucuz hatta bedava şeylere bayılırım.
Deniz soğuğa da alışsın diye, yazın sütü dolaptan çıkardığım gibi veriyordum. Havalar yavaş yavaş serinlemeye başlıyorken, ilk alacağım şeylerden biri olacak bu.
Ey benim sıtarbakslarda kahve içmeklere gelince Handesu, teknolojiden uzak durmaklara gelince dava adamı olan ruhum… Ben bunları yer miyim acaba?
Bilen bilir, benim serçe kuş Deniz tam bir biberon aşığı. Yetmiş beş gün yemek verme, niye vermedin demez; elinde biberon olsun yeter ki. Yiğit oğlum da birebir aynısıydı. 3 yaşına yaklaşırken bırakmıştı biberonu.
Annem ben bekarken, ”Ay şu falanca da çocuğuna hiç yedirmiyor. Kızın elinde bir biberon, anca süt içiyor.” demek suretiyle, bir komşumuzu bir miktar kınamıştı.
Ve o kınama, geldi bana yapıştı. Keşke anneme yapışsaydı mesela; bence daha mantıklı. Ama geldi benim çocuklarıma yapıştı.
Çünkü gıyyy- bet! Çekemiyolaaar bizi!
***
Böyle olmasını elbette istemezdim; ama biberon onun için tam bir susturucu. Çok ayıp; ama benim için de bazen bir rahatlatıcı. Çok bunaldığımda veriyorum bir biberon süt, bir süre idare ediyor.
Beni sen anlamazsın tatlı qız; beni yalnız, beni çaresiz analar anlar.
Durum böyle olunca, aslında ezelden ebede çok sevdiğim, çok takdir ettiğim, çok gerekli gördüğüm ve hatta olmazsa olmazlarımın en başında yer alan bir makine daha almaya karar verdim.
Bilin bakalım o makine nedir?
İşte budur.

Biberon sterilizatörü.
Az önce bilmediğim adını bir saniyede ezberleyiverdim dikkat ettiyseniz. Hatta dilime pelesenk ettim ki, mağazada rezil olmadan tek seferde söyleyebileyim.
***
Adamlar yapıyor ya. ADAMLAR YİYO; AMA ÇALIŞIYO. Ay pardon, sonuncusunu yanlış yaptım. Gideyim de şunlardan bari faydalanayım.

***
***
Beni sen anlamazsın şeker kız.
Beni ”Çocuğuma asla tablet almayacağım, ne işi varmış tabletle?!” deyip ertesi ay mağaza görevlisine ”Kaç inç bu, 24 ay taksite kaç olur en son?” diyen analar anlar.
—
Beni sen anlamazsın güzellik.
Beni ”Çocuğuma asla gazlı içecek içirmem, ne işi varmış gazlı içecekle?!” dedikten bir zaman sonra, ”Bu son bardak ama bak.” diyen analar anlar.
—
Beni sen anlamazsın prenses.
Beni ”Doğumdan sonra zayıflamakta ne var be?!” deyip bir sene sonra hâlâ ”İskender bir buçuk olsun.” diyen analar anlar.
—
Sonra dersin ki, neden bu kadar çok sigara içersin?
İçerim işte…
Ben kınamayı pek bilmem dünya güzeli,
Sadece yoğurt mayalama makinesi görünce gelir aklıma birkaç kelime.
(KORAY AVCI NEDEN BÖYLE ACABA Dİ Mİ YA adlı satirik şiirim)
***
Sevgiler,
Ceylan.
Yorumlar
Yorum Gönder