Bir Çocuk Bir Anne Doğurur
Kadın her doğumda yenilenirmiş.
Bazen de tamamen değişiyor.
Size sınırlarımı aşmama vesile, Deniz kızımdan bahsetmek isterim.
Gerçi onun yaptığı belirli bir şey yok ama, olaylar o noktadan sonra değişmeye başladığı için kendisini bahse değer buluyorum. Açıkçası bıraksanız sabaha kadar da anlatırım ama herkesin doğurduğu kendine.
***
Doğdu ve ben onu ilk kez gördüm. Başlangıç noktamız bu.
Gördüm ama, aman Allah’ım…
Yerkürede buna benzeyen bir şey daha önce var olmamış sanki. Ay gibi. Güneş gibi. Dev bir yıldız, hatta yok yok; Samanyolu Galaksisi gibiydi. (Kültür seviyemi gösteren bir teşbih sanatı örneği okuduk.)
Ağlıyorken bile böyle görünüyorsa sessizce uyurken neye benzeyecek diye düşündüm. Beni kınamazsanız eğer, tam anlamıyla buldumcuk oldum bir saniyede. Oysa ki her annenin vardı aynısından.
***
Dürüst olmak gerekirse, bazısının ilk çocukta yaşadığını ben tam manasıyla ikinci çocukta yaşayabildim ancak. Kucağına aldığın an iliklerine kadar anne olmak duygusundan bahsediyorum.
Bu durum, ilk çocuğumu benimseyemedim gibi saçma bir anlama gelmiyor tabii ki. Hissettiğim şey ikisinde de aynıydı ama o hissi duyabilme noktasındaydı fark. Tahminimce tecrübem ve yaşım sebebiyle, duygularımı tanıma gücüm daha fazlaydı bu kez.
***
Bir sebepten, normalinden fazla kaldık hastanede ama sonunda evimize gelebildik.
Ve merhaba iki çocuklu hayat!
***
Deniz, Yiğit’e kıyasla uslu bir bebekti. Bir de benim Yiğit’ten sebep, kolik dışındaki ağlamaları ağlamadan saymayacak bir hayat tecrübem vardı. Çileli yollardan geçerek güçlenmiştim.
İki çocuklu hayatın pratikteki ilk günleri umduğumdan iyi gidiyordu yani. Bebek, karnı toksa uyuyor, uyumuyorsa odada yatmak istiyordu.
Fakat hayret verici bir şekilde mesafeli biriydi. Görüp sevdiysen tamam, odadan çıkman gerekiyordu. Boş bir kalabalıktansa asil bir yalnızlığı seçmişti. Yaratılışında coolluk vardı çocuğumun.
Canıma minnet, ağlamadıktan sonra dilediğini yapabilir. Ben de, durumun tabiatı gereği boynu bükük duran oğlumla daha fazla ilgilenebiliyordum böylelikle.
Fakat bir kaç hafta sonra, taaa bugünlere uzanan bir ağlama dönemine girdik. Girdik diyorsam, bazı annelerin şu ”biz emekliyoruz, bir yürüyoruz, biz yaşımıza girdik, ay babamız gelmiş” demesi gibi değil. Ciddi ciddi ağlıyorduk, ben de ağlıyordum yani.
Çünkü ne yapsam susmuyordu. Ne yapsam uyumuyordu.
Çünkü yorgunluktan ölen insanlar ağlamalıdır.
Yahu bu nedir be kardeşim, doğurduğum tutturmuş bir ağlama!
Ay acaba beni mi sevmedi bunlar?!
Eğer öyleyse çok ayıp bişi.
Ben her şeyden önce bir anayım.
***
ŞU OKUL Bİ’ BİTSEYDİ
Deniz 6 aylık olmuştu, Yiğit okula başladı.
İlk günden bende bir cinnetler, bir dokunsan ağlamaklar. Çünkü hiperaktife yakın bir çocuk, aralıksız ağlayan bir bebek, biberon, çanta ve milyonlarca ıvır zıvırı bir araya toplarken aşırı zorlanmıştım. Bunu senelerce yapacağımı düşününce bir an titredim mücrim gibi baktıkça istikbalime. Böyle de bir manevi güçlülük!
Sınıfa girdik.
Gergindim…
Tâ ki öğretmenden, ”yeni eğitim öğretim yılı hepimize hayırlı olsun” cümlesini duyana kadar.
O cümleden sonra gerginlik yerini, analığın eşsiz “ne olsa da şu bebeme bir duygulansam” durumuna bıraktı tabii ki. Zaten de uykusuzum ya, bana bir anda bir ağlama geldi.
***
Bir iş, pratiğini kavrayana kadar zordur. Düzen oturduktan sonra yarı yarıya kolaylaşıyor neyse ki. Sonuç olarak herkes gibi ben de bir düzen oturttum muhakkak.
Fakat yine de çok zorlanıyordum. Bedensel ve ruhsal yorgunluğum daha önce bilmediğim boyuttaydı. Hiç oturamıyordum. Neredeyse hiç uyuyamıyordum. Kendine vakit ayırmak gibi ütopik bir hayalim yoktu bile. Anneanne-babaanne veya kız kardeş desteğim de yoktu.
Yani bilmiyorum, belki yalnızca ben böyle zorlanıyordum. Çocuklarımın yükü de değil bu. Sadece bu süreç bu şartlarda zor geçiyordu.
Epeyce bir ağladım. Herkesin dizi izleyip çay içtiği saatte ev süpürürken ağladım, herkesin uyuduğu saatte tencere ciflerken ağladım, bebek pışpışlarken okunan sabah ezanını duyunca ağladım, soğuyan kahveme bakıp ağladım, aynaya bakıp ağladım. Sinirlerim bozulduğu için rüzgâr esse ağlayacak durumdaydım çünkü.
Bir de çok yalnızdım. Manevi direncim çok düşmüştü haliyle.
Fakat bir noktadan sonra artık ağlayamıyorsunuz bile.
İşte o noktanın bir adı var:
”Kırılma noktası”
Güçsüzlüğün artık güce dönüştüğü yer.
Sanki kendinizi doğuruyorsunuz gibi.
Bir anda patlayan gürültülü bir durum değil. Sadece olması gereken bir sakinlikte, ufak bir hareketle sanki; ta-daa başka bir boyuta geçiyorsunuz.
Hani Mario bir üst levele daha fazla güçle çıkıyordu ya, tam onun gibi işte.
***
HAYDİ KIZLAR OKULA
Kar ve yağmurun karışık yağdığı bir Ankara günüydü. Sokaklar felaketti; fakat ben artık idealist bir Lerzan Mutlu olduğum için umursamadım.
Yiğit’i okula bıraktım ve YGS başvurusu için yollara düştük kız kıza.
Başvuru merkezine vardım ve odaya girdim. Kucağımda uyuyan bebeğimi öğrencilerden birine verip sınav giriş belgesi için iğrenç bir fotoğraf çekildim.
Orada daha önce yaptığım tüm sınav başvurularımı ve eski resimlerimi gördüm. 10 sene geçtiğini ve hayat denen bu zorlu yolda tam olarak hangi noktada olduğumu da o gün anladım. Zaten daha da gelip başvurmasam kırışmaya başlayacakmışım artık.
—
Bu, dünyayı sarsacak olağanüstü bir iş değil tabii ki. Altı üstü açıköğretim okuyacaktım. Çok sıradan hatta sıkıcı bile, evet olabilir. Ninem bile üniversite okuyor bu devirde. Üstelik uzay bilimleri falan değil, en fazla kamu veya sosyal hizmetler.
Fakat bence ciddiyet ve özenle, bir saksıya çiçek dikmek de çok önemli bir iştir.
Bu durum benim için görünenden başka bir anlam ifade ediyordu. Bir şeyin temsili gibi. Yeniye açılan bir kapının koluna uzanmak gibi.
Yıllardır durduğum noktada sonunda bir kanat çırpmak gibi.
Ve bir kez kanat çırptıysan artık uçabilme ihtimalin vardı.
Hayır uçmayacağım, ya da belki uçarım belli olmaz.
Bu, kendime dönmem demekti.
Bu, ölene kadar böyle mi yaşayacağım bulutunun ”puff” sönmesi demekti.
Bu, benim için bir yolculuğa atılan ilk adımdı.
***
Hayalimde bir grup kurup, sınav salonuna girene kadar kendimi alkışlattım.
İşe yaradı ve sınavdan beklediğimin üzerinde bir puan aldım yiiihaa asın bayrakları!
Tabii ki bu çok daha iyi hissettirdi. Daha fazlasını da yapabilecekmiş gibi.
***
Artık tıkalı yollar açıldığı için, epeydir isteyip yapamadığım çoğu şeyi yapmaya başladım. Blog açmak bunlardan biri mesela.
Bugün, yorgunluktan ağladığım o dönemden 3 kat daha fazla yoruluyorum.
Çünkü dinlenme şekli daha fazla yoran bir hercai menekşeyim. Mesela tuğla duvar örmek, mesela sabaha kadar yazı yazmak..
Yakında bir de ders çalışmaya başlayacağım, bakalım nasıl olacak.
Ama şunu biliyorum ki, bunların hepsi oturup kötü şeyleri düşünerek ”ne zamana kadar böyle yaşayacağım” demekten daha az yorucu.
Kendinden vazgeçmeye kıyamayıp keşfe çıktıysan eğer, yürüdüğün yol yormuyor.
***
Muhakkak ki yaş çoğu şeye etki ediyor.
Fakat bazen,
Bir çocuk bir anne doğuruyor.
Deniz kızım.
Ve Yiğit oğlum.
Bir ömürde 3 hayat yaşıyor olmama sebep.
Tekerrürün ve tecrübenin en güzel hali.
Kendimi unutturup en iyisiyle tekrar hatırlatan,
İki değerli öğretmenim.
Emektar dostlarım, evlatlarım.
En çok da size sevgiler.
Yorumlar
Yorum Gönder