Annelik ve Birtakım Darlanma Hadiseleri
İki binli yıllardan önce çocuk doğurmak ve yetiştirmek çok daha başka bir şeydi.
Hatta bazen, çocuğun kıymeti yoktu diyesim bile geliyor bugüne kıyasla.
Yüz binlerce örnekten birkaçına değinmek gerekirse, henüz hamileyken bebek kutlamaları yapılmıyordu mesela. Sonra, hastane odaları süslenmiyordu. Bebeğe oda hazırlamak bu derece yaygın değildi, anne yatağının yanına minik bir beşik kafiydi çoğu zaman. Gerçi tüm bunlar bebeğin değil biz ebeveynlerin ihtiyaçları, neyse.
Şu an yapılan kötü, öncesi daha iyiydi demiyorum; farklılıklardan bahsediyorum sadece.
Gebeler birer birer doğurup büyütüyordu çocuklarını, sessiz sakin. Belli bir yaşa gelince de, hoop salıyorlardı sokağa.
Bizden bahsediyorum, genelimizin çocukluğundan.
Kahvaltıyı ettiğimiz gibi sokağa fırlıyorduk. Yemek yemek için bile zor giriyorduk eve. Bakkala ekmek almaya gidiyorduk. Komşudan mayalık yoğurt almaya gidiyorduk. Okul yürüme mesafesindeyse, tek başımıza gidiyorduk.
Bebek psikolojisi şöyle dursun, çocuk ve hatta insan psikolojisi yoktu. Bir ”deli” vardı, bir de ”akıllı.” Psikoloji kelimesini sonraları öğrendik. Eskiden kimsenin psikolojisi falan bozulmuyordu. Öğrenildiği an bozulan bir meretmiş meğer bu, ay ne bilelim.
***
İki binden sonra artık devir değişti. Tabii Çelik de değişti.
Ben açıkçası bunu kati bir ifadeyle tarif edemiyorum; ama herkese bazı şeyler oldu. Milenyumlu bir şeyler.
Bebek ve çocuk büyütme tarzı da bundan nasibini aldı.
Hep deniyor ya, doksanlar çocukları sokakta oynayan son nesil diye. Büyük ölçüde doğru; ama işin başka yüzü de var.
***
Bizden önceki nesil annelere göre, yani ununu elemiş eleğini asmış olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşayan annelere göre, bu zamanda çocuk büyütmek ya çok kolay ya da çok zor.
Ortası yok.
Kimine göre ebeveynler çocukların elinde kukla oluyor, kimine göre ise çocuklar ebeveynlerin elinde heba oluyor.
Ya çocuğun her istediğini yapıyoruz, şımartıp tepemize çıkarıyoruz, hiçbir şeyin değerini bilmeyen insanlar yetiştiriyoruz…
…ya da çocukları eve tıkıp eline veriyoruz tableti, akşama kadar mum gibi oturuyorlar başında. Veriyoruz ellerine bilgisayarı, saatlerce uyuşmuş gibi oynuyorlar. Açıyoruz önlerine televizyonu, günlerce dünyadan kopuyorlar yavrucaklar.
Biz bir sebepten yine, ne biçim anneyiz yani.
Bizden sonraki nesil zaten beğenmeyecek; ama bizden önceki nesil de beğenmiyor bizim anneliğimizi. Ne biçim bir şeysek kimseye yaranamadık.
Bir şeyler muhakkak tesir ediyor; fakat ben bunun tamamen nesille ilgili bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bazı şeyler kafada ve kalpte başlayıp bitiyor. Her çocuk başka bir evde, dolayısıyla başka bir dünyada büyüyor. Kimse diğerinin aynısı değil yani.
—
Ben çocuğumun eline tablet verip akşama kadar mum gibi oturtmuyorum, bilgisayarla bin yılda bir kısa süre oynuyor, televizyon benim için kontrollü kullanılması gereken bir şey. Hatta olmasa da olur bir şey. Ve bir sürü insan da aynısını yapıyor. Ama bu yaftalar ısrarla genele yapıştırılıyor.
Hayır da biz çocukken tablet mablet vardı da, analarımız pedagojik endişelerinden dolayı mı sakındı bizi?
Çocukken sabaha kadar bilgisayar oynayan kaç kişiyiz toplamda? Kaçımızın bilgisayarı vardı?
Minikabeybiler, tereteçocuklar, yumurcakbilmemneler vardı da ebeveynlerimizin kontrolcü tutumundan sebep mi geri kaldık?
Gülerim bak.
Tamamen yokluktu bizi minimalist ve montessorik kılan. Yokluk derken fakirliği kastetmiyorum. Yoktu yani bugünkü şeylerin hiçbiri. Sadece bir dönem atari vardı, onun da hakkını vere vere suyunu çıkardık, inkar etmeyin.
Bir de sabah erken saatte denk getirebilirsek çizgi film izledik; bitti gitti. Sonra herkes gibi, fırladık sokağa. Bahçede piknik yaptık, ATEŞ YAKARAK patates közledik.
Bir şeyler olmadığı için uzaktık ve rahatlığın tehlikeli boyutlarında dolaştık.
Neyse daha fazla uzatmayacağım, sinirli gibiyim şu an. Gelelim benim meseleme.
—
Son bir senedir, oturduğumuz apartmanın üç bina ötesindeki fırına ekmek almaya gönderiyorum Yiğit’i her sabah.
“Çocukları eve tıktınız!” diyen önceki nesilden bir teyze ”Aman ya, gönderme çocuğu.” diyor.
Son bir iki aydır bir sokak öteye markete gönderiyorum, “Salınsana şu çocukları sokağa!” diyen önceki nesilden bir teyze ”Ay kızım gönderme, bişi mişi olur çocuğa.” diyor.
??!!
Yiğit’in okulu ile bizim ev arasında, ev-bakkal kadar bir mesafe var. Bu sene ikinci sınıfa geçti ve okula kendi gidip gelecek. Buna ikna olmamda, öğretmenimizin ve yakın çevremin büyük ölçüde rahatlatıcı etkisi var.
Ama bilmem kaç yüz bin kişi yine ”Aman nasıl gönderceksin ya, ben asla gönderemem(burada kaygı yarıştırıyor), ne olur ne olmaz.” dedi durdu yine.
Hmmm, demek öyle…
Sevgili ablalar, teyzeler!
Çocuklarını sokakta büyütmüş bir önceki nesil anneler, çocuğun ateş yakmasına dahi izin veren, çocuğu komşuya bırakıp pazara giden free style anneler!
Yatsı vakti teravihe, arkadaşlarıyla kıkır kıkır gidip gelebilen, biz çocukların anaları!
Yahu siz neden bahsediyorsunuz?!
Benim çocuğum 7 yaşını geçmiş 8’e yaklaşıyor. Kendi algım çerçevesinde ve gerek gördüğüm kadar koruyorum zaten. Ateşle oynamak şöyle dursun, ocağa bile yaklaştırmıyorum mesela. Hiçbir komşuya çocuğumu bırakıp bir yerlere gitmiyorum mesela.
Sadece koca çocuğu kundaklara sarmıyorum.
Ekmek almaya gitmekte ne var? Markete göndermişsem ne olmuş? Şuracıktaki okula yalnız gidip gelmesi çok mu anormal? Annesi çalıştığı için okula servisle gelen çocuklara ne oluyor?
Ben kendimi vakti gelince türlü çilelerden geçirerek zar zor olumlamışım, binbir emekle kurmuşum ve yaşamaya çalışıyorum. 5 yaşına geldiğinde çocuğumu hala belime bağlayacak kadar endişe duyarken, her şeyi makul bir düzeye indirgemeye çalışıyorum. Takıntı hastalığımı nihayet aşmışım.
Zor durulmuşum, ne demeye körüklüyorsunuz?
Fırsat vermezsem bu çocuk hayatı nasıl öğrenecek? Kesin olan nedir ki, her an her şeyin olabildiği bir dünyada? Neden her işin altından kalkabilen bir çocuk yetiştirmeyeyim? Ben ileri derece bağımlılığım yüzünden şehir dışına okumaya gitmemişken, günlerce anam da anam diye ağlamışken, çocuğumu da aynısı mı yapayım?
İyi bir şey mi?
Yine de diyorsanız ki, en iyisi budur; biz ne demeye sokakta büyüdük peki?
Birine yazık olacaksa illa ki, ateş yakmasına izin verilen çocuklara üzülmek daha mantıklı değil mi?
Her anne kendi çocuğunu, ”kontrolü çerçevesinde” özgür bırakıyor zaten.
Son noktaya kadar -belki yakışıksız bir tabir olacak ama- ipler bizim elimizde. Ben sadece, ipi uzun tutmaya çalışıyorum. Keşke ölene dek kontrol altında tutabilsem mesela; ama bu mümkün değilse, bu gün gelecek için tuğla koymamdaki sakınca nedir?
***
Öte yandan bir çocuğum daha var. Uyku saatleri okula giriş çıkış saatlerine denk geldiği için, geçtiğimiz okul yılı boyunca her gün uykudan uyandırıp sokağa çıkardığım bir bebeğim var.
E o zaman da ”Şu bebeği şu soğukta niye çıkardın?” diyordunuz.
O zaman ben ne yapayım? Kendimi balkonlardan atayım?
Ay ben şu anda hepinizden bıktım.
Bu son ihtar hanımlar, bütün anneleri rahat bırakın. Herkes sizin kadar anne, müsterih olun.
Güçlü ve kendinden emin bir insan saksıda yetişebilen bir şey olsaydı şayet, kendi içimde bir psikolojik savaş vermezdim muhakkak. Hem kendime hem çocuğuma cesaret vermeye çalışırken, bir lafınızla hoop başa sarmaktan hoşlanmıyorum. İnsanların her defasında söyleyecek olumsuz sözleri olmasından hoşlanmıyorum.
Sevgili arkadaşlar, ben Ceylan.
Eleştirilmeyi sevmem; övülmeyi severim.
Ya iltifat edin, ya susun.
Sevgiler.
Yorumlar
Yorum Gönder