Acaba İnsanlar Neden Böyle Di mi
Bir çocuk doğuracaksanız, daha hamileyken başlıyor nasihatler silsilesi.
Nasihat diyorsam hanımefendiliğime verin.
Okulda, otobüste, restoranda her yerde onu yapma bunu yapçılar hali hazırda dört gözle sizi bekliyor.
Biraz örneklendireyim:
Yiyorsun “çok da kilo alma ama”-yemiyorsun ”ay hamileyken de diyet mi yapılırmış”
Çay kahve içiyorsun ”aaa bebeğe çok zararlıığ”-içmiyorsun ”yeni anneler de bi garip, sanki bi onlar çocuk doğuruyor”
Bebek doğuyor ve durum aynen devam ediyor.
”Şeftali suyu iç süt yapar”-hoop diğeri geliyor ”şeftali suyu içme bebeğe gaz yapar”
Öyle otur-hayır öyle oturma, böyle tut-hayır böyle tutma derken derken ”lan bi gidiiiiinn” diyemediğiniz için ağlama atakları baş gösteriyor bünyede.
Doğum sonrası -büyük çoğunluk için- ciddi anlamda yıpratıcı bir süreç zaten. Bedensel ve ruhsal değişim, baş edilmesi kolay bir iş değil. Bir de bu takım devreye girince, cinnetin ucundasınız demektir.
Neyse,
O an bu lafı duymaktan nefret etseniz de, iyisiyle kötüsüyle bu dönem gerçekten geçiyor.
Sonra dışarı çıkmaya başlıyorsunuz. Çıkasınız geliyor, hatta (bilhassa ilk çocukta) çıkmazsam ölcem gibi hissediyorsunuz. (İkincide tam tersi de olabiliyor)
***
Ben ilk çocuğum henüz 15 günlükken annemle dışarı çıktım.
Kınayarak bakan kadın modeliyle de o gün tanıştım, hala seviyeli bir ilişkimiz var.
Henüz nekahat döneminde olduğum için, dönüş yolunda ayılıp bayılsam da ruhuma iyi gelmişti ortam değişikliği.
Ama o bakışlar, o kötücül ağızlarını eğe eğe söyledikleri ”ANNESİİİİ AMA BU BEBEK ÜŞÜÜĞĞRR” cümleleri,
cümlenin alt metnindeki ne biçim anasın imaları canımı sıkmıştı.
En iyisi bebeği evden çıkarmamak galiba diyordum ama öte yandan ruhum buna çok ihtiyaç duyuyordu.
Belki ilk annelik, belki de 20 yaşında olmak böyleydi.
***
Aylardan Temmuzdu.
Mahalle baskısından sebep yoğurt mayalar gibi sardığım bebeğim iki aylık olmuştu.
Bir akşam eşim ve kuzenlerimle birlikte dışarı çıktık. Oturduğumuz yerin bahçesinde kocaman bir trambolin vardı ve içindekiler çok eğleniyordu. Hep beraber oraya gittik.
Bir tur Ali bebeğe bakıyor ben zıplıyordum, bir tur ben bebeğe bakıyordum o zıplıyordu. Sadece ve sadece aşırı derecede eğleniyorduk.
Nöbet değiştirip bebeğimi kucağıma aldığımda, sahanın kenarından onlara bakıp kahkaha atıyordum.
Bir kadın yanıma yaklaştı ve kucağımdaki -oksijenin bile girmekte zorlandığı- kundağa acıyarak, banaysa küçümseyerek bakıp;
”BU BEBEK ÜŞÜMÜYOR MU ANNESİ” dedi.
”Annesi” kısmını öyle bir ses tonu ve yüz ifadesiyle söyledi ki,
Ya durduk yere kadını öldürecektim veya kucağımda el kadar bebekle gülüyor olmamdan utanıp arabaya binerek, ilerleyen 75 saat boyunca ağlayacaktım.
Salon kadını olduğum için tercihimi ikinci seçenekten yana kullandım.
Çünkü kendimi o an tam anlamıyla berbat hissetmiştim.
Bugün olsa o tavıra karşılık olarak hiç düşünmeden ”uf snne be slk” derdim ama,
o gün ben bu insan değildim.
ANALAR ÇEKER YÜKÜ,KİMSENİN BİLESİ YOK
Zaman geçti.
Bebeğim büyürken farklı suretlere bürünmüş ne biçim annesin mesajları da büyüyordu. Kimsenin çiçek derip yollarıma sermeye niyeti yoktu.
Çünkü ben çocuk terlediğinde olanca kıyafetini çıkarıp, üşüyesi yoksa da bir güzel üşütüp, yeni kuru kıyafetler giydirme mantığını anlamıyordum.
Hırka giymek istemiyorsa giydirmiyordum.
Çünkü dondurma yedirmek için hava sıcaklığının 150 derece olmasını beklemiyordum.
Biberonda sütünü ısıtmadan veriyordum.
Ay düştü gidip kucaklayayım da millet bir analık görsün demiyordum.
Çünkü her yola gelen çelik gibi bir çocuk olsun istiyordum ve içimdeki annelik kaygılarımı kimseyle yarıştırmıyordum.
Yarışa dahil olmayanı gruba da almıyorlarmış.
Ben başka boyutlara takıktım evet ama bedensel olarak,
Veya şöyle söyleyeyim, görünürde çocuğumu hiç esirgemiyordum.
Çünkü ben kendi doğurduğum bebemi hiç düşünmüyordum.
***
Az her zaman daha çoktur, buna katiyen inanıyorum.
Yani bir şey ne kadar çoksa tesiri o kadar az oluyor.
Bu sebeple eleştirilerin benim üzerimdeki tesiri çarçabuk geçti.
Güzel insanların güzel nasihatlerini tenzih ediyorum. Gerçekten yardımcı olmak isteyeni gözünden tanıyorsunuz zaten.
ANALIK ÇARPI İKİ EŞİTTİR SIFIR
Gelgelelim ikinci bebeğimi doğurdum.
Bu kez böyle bir durum yaşamayacağım için daha rahattım.
Sonuç itibariyle bir bebeği öldürmeden büyütebilecek kapasitede oluşumun timsali olarak oğlumu yanımda gezdiriyorum. Milletler rahat bir uyku uyuyabilecekti.
20 yaşında değildim, ilk bebeğim değildi, soğuk denecek kadar mesafeli de biriydim ama
değişen hiçbir şey olmadı.
Bunu, okuldan dolayı yeni bebeğimle topluma karışmaya başlayınca daha iyi anladım.
Mesela,
Ona yerküremizdeki en koruma kalkanlı montu almıştım. Kafasını gözünü de sımsıkı sarıyordum. Ama her gün gözleriyle yiyen biri mutlaka oluyordu. Azcık yönümü dönsem ne diyeceklerini bildiğim için çareyi soğuk nevalelikte buldum, ne yapayım?
Çünkü ”bu bebek üşür annesi, bu bebek yanar annesi, bunu yedirme, şunu içir, üstünü ört-üstünü aç annesi” adlı insanları sevmiyorum. Kimse de sevmiyor eminim.
***
Sonunda bir gün,
Sokakta bebek arabamın üstünü telaş içinde kapatan bir kınayan kadın modelinin elini ittim, kapattığı yeri tekrar açtım ve gözlerinin içine bakarak adeta bir yılan gibi, bir pislik gibi ORASI KAPANMIYOR dedim.
Çünkü o gün bu hareketi yapan üç veya dördüncü kişiydi ve bunu gerçekten hak etmişti.
Yahu benim bebeğimde D vitamini eksikliği var, azcık güneş varken açtım üstünü, bırak emsin sabi çocuk.
Sen niye ağlayacakmış gibi koşarak geliyorsun?
—
Kardeşim seni kırmak istemezdim ama bak ben gerçekten BIK-DIM.
Şu anneleri bi bırakın artık!
Veya en azından, bebeği annesinden çok düşünüyormuş tavrınızı bırakın.
Kadın kadına yardımlaşalım, dayanışma yapalım, fikir paylaşalım, sevgi ve anlayış olsun işin içinde.
Çok konuşarak, çok kınayarak çok bilmiş olunmuyor.
Başkasının anneliğindeki eksiği bulunca, sizdeki boşluk kapanmış olmuyor.
Çünkü o parça ona ait,
Bırakın.
Hatta annemin meşhur bir sözünde dediği gibi,
”AY ARTIK BENİ Bİ BANA BIRAKIN ”
***
Yorumlar
Yorum Gönder